28 Ekim 2011 Cuma

kalanlar, tezer özlü

İşte Doğu, işte Üçüncü Dünya, biraz ötede de tüketim mağazaları, kalabalık bulvarları, pubları, kahveleri, meyhaneleri ve bitmeyen trafiği ile Batı.
Batı'nın tren istasyonlarından birini sarhoşlar kendilerine haykırma yeri olarak seçmişler.Burada "Bombok! Bombok!" diye haykıran, alkolizm içinde gözleri kızarıp şişmiş Alman alkolikler var.
...
Birdenbire çok yorulduğumu, taşıyamayacağım kadar yaşantı üstlendiğimi ölürcesine algıladım.Kitapsız, sanatçısız, tartışmasız bir yaşam özlemi sardı benliğimi.
...
Şimdi okumuş kitapları yeniden okuyorum.Şimdi bildik müzikleri yeniden dinliyorum.Yenmiş yemekleri yiyorum.Sevip yitirdiklerimi yeniden seviyorum.Şimdi uykusuzluğumu yeniden uyuyorum.Şimdi açlığımla yeniden acıkıyorum.Şimdi gittiğim kentlere yeniden gidiyorum.Şimdi havada uçuyor, raylarda, su yüzeylerinde, yaşama ve ölüme karşı duyduğum aynı umursamazlıkla dolaşıyorum.Tartışmaları biliyorum.Duyguları.Korkuları.Sözcükleri.Her dili anlıyorum.Anlıyor ama kavrayamıyorum.
...
Dün gece Beckett'in "Sen sesinle yalnız olacaksın.Dünyada kendi sesinden başka ses olmayacak" cümlesini düşündüm sık sık.
"Sen kendi sesinle yapayalnız kalacaksın.Dünyada kendi sesinden başka bir ses olmayacak."
...
Herkese kendi sessizliği.
...
Hiç kimseyle birlikte yaşlanmak istemiyorum.Kendimle bile...

Kalanlar
Tezer Özlü


27 Ekim 2011 Perşembe

kültür, hikmet kıvılcımlı

Öncelikle sadece kuru bilginin kültür olmadığını hatırlayalım. Kültür: bilerek veya bilmeyerek gelenekle veya bilinçle ulaşılmış doğa ve toplum kanunlarının şu veya bu kadarını sezmek - bilmek ve onlara uyma disipininin bütünüdür. Bütün bilgiler unutsa da geriye kalan budur: doğa ve insan toplumuna uyum sentezleri: düşünce ve davranışları gerçek kültür budur ve gelecekte de gerçek bilim ile ulaşılmış gidiş kanunları ve bunların pratiği uyum mekanizmaları olacaktır. Modern sırça saraylarda doğa ve insanı madden - manen katleden burjuvalar ve irili ufaklı uşakları olmak; demek ki aldatıcı bir kültür anlayışı olarak mahkum olacaktır. Her yanımızdan "kültür" şakıyıp "kültür" döktürsek, bu gerçek önünde ayakları kilden devler gibi bozulup yok olacağız...

Hikmet Kıvılcımlı

hava, behçet necatigil

video

Hava
Behçet Necatigil

25 Ekim 2011 Salı

yenilmek büyük günah

Her alanda olduğu gibi futbolda da kaybetmek yasaktır.Yüzyılımızın sonlarına yaklaştığımız bir sırada başarısızlık affedilmesi mümkün olmayan tek günahtır.94 Dünya Kupası'nda bir grup fanatik taraftar, Kamerunlu başarısız kaleci Joseph Bell'in evini ateşe verdi ve Kolombiyalı futbolcu Andres Escobar da kendi kalesine gol atmak gibi bir şanssızlığa ulaşmıştı ve bu "vatana ihanet" suçunun affı olmazdı; Escobar, Medellin'de kurşunlanarak öldürüldü...Eduardo Galeano

24 Ekim 2011 Pazartesi

bin hüzünlü haz, hasan ali toptaş

Yürürken, sıvası dökülmüş, yoksul evlerin duvarlarına tutunurdu tabii...İçlerinde iniltiler barındıran pirinç halkalı kapıların uzaklığına, eşiklerde oturan çocukların dizlerine, bel veren ahşap balkonların halsizliğine ve sahiplerinin gizlenmiş çaresizliklerini dile getirircesine iplerde ölü gövdeler gibi sallanıp duran çamaşırlara tutunurdu.Hiç gün ışığı görmeyen camlara, sonra.Camların arkasında patlayan çiçeklerin rengârenk sessizliğine.O sessizliğin içinde bir belirip bir kaybolan solgun yüzlere...Böyle böyle kör çeşmenin yanından sola kıvrılıp, herhalde sonunda, işçi pazarı diye bilinen ve içi her zaman tıklım tıklım dolu olan o kederli kahvenin önüne ulaşırdı...

Bin Hüzünlü Haz
Hasan Ali Toptaş


23 Ekim 2011 Pazar

kronolojik bir seyran



Çıktım yücesine seyran eyledim
Cebel önü çayır çimen görünür
                               Dadaloğlu



Çıktım yücesine seyran eyledim
Kayak merkezleri olmuş yüceler
                               Hüsrev Hatemi

22 Ekim 2011 Cumartesi

the cyclist, mohsen makhmalbaf

The Cyclist,1987
Mohsen Makhmalbaf

Bisikletçi, çürük teknelerden payına kahraman kaptan olmak düşenlerin uykusuz turu.Yoksulluğun ve ezilmişliğin, ancak kamyon tekerleklerinin altında ölüme yatarak son bulacağına inananların, Nesim'in göz kapaklarının önderliğinde aynı ezilmişliğe kafa tutuşları.Kaç ömürdür gözlerine uyku girmemişlerin ve belki de girmeyeceklerin çevirdikleri pedal tadındaki güzel film...

cool anılar, jean baudrillard

Mutsuzluğun kökekinde hep bir kaza vardır
Mutluluğun kökeninde hep bir rastlantı
...
Başkalık hiç kimsenin kendini gıdıklayıp da gülememesidir.
...
Öğleden sonrası olmayan günler icat etmeli; şafak vaktinden önce duran geceler, giderek artan bir ritimle birbirini izleyen mevsimler, başlamadan sonlanan yıllar ve sonsuza dek birbirinin yerini alan neşe ve bedbahtlık.
...
Tanrı insanı yaratırken, yapayalnız hayatta kalamayacağını gördü ve ona bir gölge verdi.O gün bu gündür, gölgesini şeytana satmaktan vazgeçmedi insan.

21 Ekim 2011 Cuma

savcı,sevan nişanyan

Tarih 1930'lar.Ankara'da hemen herkesin Atatürk'ün direktifleriyle dilci olduğu bu yıllarda, kimin fikri bilinmez, Arapça dava sözcüğünün öz öz türkçe sava'dan geldiği inancı doğmuş.Eski dilde müddei (dava eden) karşılığı olarak da savacı'dan bozma savcı sözcüğü önerilmiş.Bir müddet sonra savcının esas anlamının başka olduğu farkedilince ne yapmışlar dersiniz?Basit: sav sözcüğünün anlamını kurul kararıyla değiştirmişler; 1200 yıldan beri "söz" anlamını koruyan bu eski kelime, 1935 itibariyle "tez,iddia" olarak Yeni Türkçe'nin dağarcığına eklenmiş.

Sevan Nişanyan
Elif'in Öküzü ya da Sürprizler Kitabı

ömer ihyâüddin efendi

Ömer İhyâüddin Efendi'nin hassas, alıngan ve aşırı duyarlı bir mizaca sahip olması onun intiharına sebep olarak gösterilmektedir.İntiharından bir hafta önce söylediği ve mezar taşına kazınan şu mısralar bu düşünceyi doğrulamaktadır:

"zarûret hiç kalır, bin türlü kahriyat ile bittim
ne hakkı lâkin aldattım, ne bir zîrûhı incittim"


Cemile Sümeyra
Kendi Kalemini Kıranlar, Türk Edebiyatında İntihar

siyah deri beyaz maskeler, frantz fanon

"ruhlarına sinsice korku ve dehşet salınmış, aşağılık kompleksi, küçüklük, kölelik duygusu ve kopkoyu umutsuzluk yerleştirilmiş milyonlarca insandan sözediyorum"
aime cesaire, discours sur le colonialisme



Önüne 'başkaları'nın koyduğu engellerden azade, günyüzüne çıkarılıp yükseltilecek bir anlam, bir gerçeklik bulmak için çapasını kendi toprağına, kendi etine sokmasını bilen bir insanlık...
...
'Elveda sırtlan derisinden yapılmış kısa pantolon, elveda hasır şapka'
...
"Ben Paris'teyken..." diye söze başlarken ağzından isi-kumu iyi kazınmamış sözler dökülmektedir.
...
Ve bu böyle kırk yıl sürüp gider.Evet, bu şehrin insanı kendini böyle tüketir, bu acıklı monotonide.Şehrin hayatı da her çizgisiyle bu tükenişe bir dekor olarak katılır.
...
Senegallinin olup olacağı bir süvari askeri, bir jandarma olmaktır, komutanın emrinden dışarı çıkmayan, emre itaatten başka bir şey bilmeyen iyi asker, cesur asker, kuş uçurmayan jandarma.

"yaklaşma!"
"ama niçin?"
"ben bilmem.yaklaşma!"
...
Çocukluğumda annem, güftelerinde zencinin gölgesine bile yer vermeyen Fransızca şarkılarla, Fransızca romanlarla doldurdu kulaklarımı.Ona itaatsizlik ettiğim, yaramazlık yaptığım zaman, bir zenci gibi davranmamam gerektiğini söyleyip durdu bana.
...
Kölelikten kurtulmakla efendi olunmaz.Kölelerin olmadığı yerde efendi de yoktur çünkü.
...
Sen'in dünyanı inşa etmem için verilmemiş miydi benim özgürlüğüm?
...
Frantz Fanon
Siyah Deri Beyaz Maskeler
"Sakla beni biçilmemiş bir tarlanın
Firar eden bir zenciyi sakladığı gibi"

kitab-ül hiyel, ihsan oktay anar

…Tabiatın kuvvetleri bu müzik kutusunda esir edilmişti.Bu esir kuvvetler, aynı zamanda kendilerine sahip olan kişinin, yani Yâfes Çelebi’nin kudreti ve iktidarıydı.Böylece o, kendisini on yıllardır mutsuz eden şeyin, benliğine hükmeden bir iktidar tutkusu olduğunu anladı.O güne dek kendisi için her şey bir iktidar kaynağıydı: Ateş, buhar makinasını çalıştıran; su, bir çarkı döndüren; toprak ise demir, altın, gümüş ve elmaslarla dolu olan; rüzgâr da, değirmenleri döndüren bir kuvvetti.Kükürt, güherçile ve kömür ise, silahların temel gıdası olan bir güçtü.Hatta, üniformalı, silahlı ve fazla düşünmeyen insanlar da, onun gibilerin emrinde oldukları sürece, baş edilmesi zor bir kudretti.İşte iktidar susuzluğu çeken kendisi, Dünya’yı yıllardır bu güçlerin, cebirlerin ve kuvvetlerin toplamı olarak görmüş ve ona hakim olmak istemişti.O, Dünya’daki bütün güçlerin ve fiillerin öznesi olmak peşinde koşmuş, böylece bir demir külçesini müzik kutusuna dönüştürdüğü gibi, Dünya’yı ve içindekileri de bir makinaya dönüştürmeye çalışmıştı.İşin acıklı yanı, kendisinin de bir makine olduğunu sanmış, ona durmadan yeni parçalar, çarklar, kasnaklar, somunlar, dişliler, bıçaklar, tabancalar, toplar ekleyerek sakatlığını telafi etmeye kalkmış, fakat bu koltuk değneklerinin gideremediği sakatlıkları arttıkça artmıştı.”İktidar makinesi” dediği şey, yani onun öz varlığı, sonu gelmez isteklerle büyüdükçe tutkuları da devleşmiş, bu yüzden o nefret ettiği zaaflarını ortadan kaldırarak benliğindeki son insanca kırıntıları da yok etmişti.Oysa zayıflık denen şey hayat, iktidar ise ölüm değil miydi?O, tabiatın kuvvetlerine hükmetmeye çalışmış, ama aynı kuvvetler onu, yarattığı canavarın içinde kıstırmışlardı.Havasızlıktan yüzünün morarmaya başladığı o anda, demirden olmayan, bu yüzden sevgiyle açan çiçeklerin o güzel kokusuyla yüklü bir soluğu ciğerlerine çekmek için neler verebileceğini düşündü…

Kitab-ül Hiyel
İhsan Oktay Anar

17 Ekim 2011 Pazartesi

hoşçakal dostum



"Kötülük neden uzaklarda aranıyor, anlamıyorum" Ece Ayhan

Arta kalanlardan bir yaşam bile artmıyor bazen.
17.10.2011
   Hoşçakal dostum

seyrani

Değil şimdi sırayıla
Padişahlık parayıla
Sikke ile turayıla
Muhtaç sanma söze beni


Seyrani

romantik korno, akif kurtuluş

Erkek, kadına “çaresizler bir şehre ağır gelir” diyordu.”Ne yapıp ne edip sana çare bulacaktır.Hiç olmazsa çarem var numarası yap.Şehir belki o zaman yakandan düşer."

Neden hiç kimse bir insanı, bir şehirde kalacak ya da bir şehri terk edecek kadar sevmiyor?

Ne yapsak boşunaydı.Bir şehri ve gövdesini terk edecek kadar ülkesini sevenler bile, bir şehri terk edecek kadar bir insanı sevmemize yetmiyordu.Aslında hiçbir şey böyle bir sevgisizliği hak etmiyordu.

Ah ayrılık! Bitkin beden! Dökülmüş kan!

Akif Kurtuluş

ben meylimi üç güzele düşürdüm, ruhi su

video

"zenginler yoksulları tartıştı"

http://www.evrensel.net/news.php?id=15773

Beş yıldızlı yoksulluğumuzla bile baş başa bırakmadılar..Dedeman'dan 'yoksullara metanet uzmanı' projesi çıkmış.

abes çarkını durdurmak,remzi gürkan

kamburun biri bir gece vakti hamama gider.göbektaşında yatarken vakit ilerler,gece yarısı olur,derken cinler çıkar ortaya ve bizim kamburun çevresini kuşatıp başlarlar 'çarşambadır çarşamba' diye dönmeye.kambur bakar ki kurtuluş yok,cinlere uyar,onlarla birlikte 'çarşambadır çarşamba' diye dönmeye başlar.cinler kamburu beğenirler,sırtından kamburunu alıp vücudunu düzeltirler.adam ertesi gün başka bir kambur arkadaşına rastlar ve kamburunun nasıl düzeldiğini anlatır.kambur gece olur olmaz hemen hamama koşar,vakit gece yarısı olunca cinler gene çıkar ortaya ve gene 'çarşambadır çarşamba' diye dönmeye başlarlar.kambur da onlarla birlikte dönmeye başlamış ama günlerden perşembe olduğu için 'perşembedir perşembe' dermiş hep. cinler bakmışlar olacak gibi değil,öbür adamın kamburunu da bizimkinin sırtına yükleyip kapı dışarı ederler. 
işte türkiyede gazeteciliğin 150 yıllık tarihi özetle budur.emil galip sandalcının söylediği gibi "türkiyede en belalı iş gerçeği aramak,en pahalı nesne gerçeği dile getirmektir,bu yüzden de bizde gerçekler ortalıkta 'tebdili kıyafet dolaşırlar,usta makyajlı sahne oyuncuları gibi aynada kendi kendilerini bile tanıyamazlar"
maalesef tabakhanede çalışan işçilerin ufunetin kokusunu hissetmemeleri durumu değiştirmez,ufunet kokar ve işte kokuyor...
ne akara kokara bakma,torbaya gelene bak faydacılığı ne de devekuşu misali başı kuma sokarak korunma çabaları bir işe yaramıştır.

bu abes çarkını durdurabilmenin yegane yolu ,yoldan çıkmaktır.hiç gidilmeyen yere yol yoktur.
ufuk çizgisine bakacağız.

Remzi Gürkan


ip meselesi, sait faik abasıyanık


Bir kadın, hamalın birini yakalamış yakasından polise götürüyordu.Arkalarından gitti.Mesele şu idi: Hamal kadının eşyasını taşımıştı.Bu,iple sıkı sıkı bağlı bir harardı.Kadın, hamalın ipi aşırdığını söylüyordu.Hamalın elinde bir tek siyah, yağlı, bitkin bir ip vardı.Kayış gibi karaydı.Bununla ancak adam asılabilirdi.Zayıf bir adam,elli kiloluk bir zavallı.Adam asmak hoş bir şey olmalı!Acaba cellatlara aylık mı verilirdi?Kadına ipin bu olup olmadığı soruldu.”Hayır” dedi kadın, “benimki yepyeni idi.”

Hamal yemin ediyor, “vallahi almadım ağabey onun ipini” diyordu.”ipi ne yapacağım ben?Kime satılır ip?Benimkisi bana daha ekmek paramı getiriyor.”

persona,1966

Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Var olmak denilen o umutsuz düşü… Olur, gibi görünmek değil, var olmak. Her an bilinçli, tetikte. Aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki o yarılma. Baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık. Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta belki de yok edilmek. Her kelime yalan. Her jest sahte… Her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi. İntihar etmek... Hayır! Fazlasıyla iğrenç. İnsan yapamaz ama hareketsiz kalabilir. Susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez. Perdelerini indirip, içine dönebilir. O zaman rol yapmaya gerek kalmaz... Bir kaç farklı yüz taşımaya ya da sahte jestlere. Böyle olduğuna inanır insan. Ama gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer. Sığınağın yeterince sağlam değil. Her tarafından yaşam parçaları sızıyor. Ve tepki vermeye zorlanıyorsun. Kimse gerçek mi yoksa sahtemi diye sorgulamıyor. Kimse sen gerçek misin yoksa yalan mısın demiyor. Bu sorunun yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir. Belki orada bile değil. Seni anlıyorum Elisabet, susmanı anlıyorum. Hareket etmemeni anlıyorum. İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışın. Anlıyor ve hayranlık duyuyorum. Bitene kadar bu oyunu oynamalısın... Ancak o zaman bırakabilirsin. Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da yavaş yavaş bırakırsın.

umut, ilhami çiçek

Her insan çağından sorumludur.Bu bağlamda düşünüyorum 'tanıklık' olgusunu.İnandığım öğreti, beni sorumlulukla boyutlandırıyor.Çağın tanığı olmam, bu boyutun gereğidir.Saptamakla birlikte, soruşturmayı ve yargılamayı da içeren bir etkinliktir.

Çağımız korku çağıdır.Umut'la beslenmediği için erdem'e yer yok bünyesinde..

İlhami Çiçek

çocuğunu dürbünle izleyen adam, alpay erdem

* hanım bizim çocuk yine kardan adam yapmış. yani demek istiyo ki; "ben bu hayatta sittin sene kalıcı bi iş yapamam" demek istiyo!
* hanım bizim çocuk şimdi de kardan adamı bozuyor. yani demek istiyor ki: "ben bu hayatta dişimlen, tırnağımlan yaptığın hiçbir şeyin kıymetini bilmem" demek istiyor.
* hanım bizim çocuk yine hortumlan ok atmaca oynuyor! yani demek istiyor ki; ''ben ilerde banka hortumlarım'' demek istiyo!
* hanım bizim çocuk çivi oynuyor.yani demek istiyo ki; 'ben ilerde çivici katil olur, kurbanlarımın kafasına kafasına çakarım çivileri demek istiyo!...ooohh...oynaa...oynaaaaa!!!!
* hanım bizim çocuk, tıpkı bir sinsi gibi, tıpkı bir kalleş gibi, arkadaşının arkasından yılan gibi yanaşıp, "bugün cuma enseyi kapa" diyerekten, hayvan gibi vurdu arkadaşının ensesine... ah be oğlum, bu hayat yolunda kimse sana sırtını dönemeyecek mi, kimse sana güvenemeyecek mi, bunu mu söylemek istiyosun sen bana... 

kayıp devenin izinde, ismet özel

Hikayemizde devesini kaybeden bir adam var. Bu adam devesini ararken yüksek düzeyde anlayış yeteneğine sahip üç dervişe rast gelmiş. Üç müdrik diyelim onlara. “Devemi kaybettim” demiş dervişlere; “Onu siz gördünüz mü?” Dervişlerin ilki; “Bir gözü kör müydü devenin?” diye sormuş. Adam sevinçle “Evet!” diyerek cevaplamış bu soruyu. İkinci dervişin “Ön dişlerinden biri eksik miydi?” sorusu karşısında devesini kaybeden adam heyecanlanarak “Evet, evet” demiş. Dervişlerden üçüncüsü “Bir ayağı topal mıydı?” diye sorar sormaz “Evet, evet” cevabını yapıştırmış. “O halde” diye konuşmuş dervişler, “Sen deveni bizim geçtiğimiz güzergâh üzerinde ararsan iyi edersin, onu bu yolda bulma ümidi vardır.” Kayıp devesinin peşine düşen adam bu üç dervişin kendi devesini görmüş olduklarına kanaat getirmiş ve alelacele dervişlerin geldiği istikamete koşturmuş.

16 Ekim 2011 Pazar

nema-ye nazdik, abbas kiarostami



video
"Tahran'daki futbol maçına gidebilmek için, içinde film olmayan kamerasıyla para karşılığı insanların fotoğraflarını çeken çocuğa benziyorum.Ama uyuyakalıp maçı kaçırmıştı. Ben de maçı kaçırdığımı düşünüyorum"

hapishane çağı kapatılan insan, ışık ergüden


Suç ve ceza kavramlarını zevahiri kurtaracak şekilde ele alan ve çözümleyen bu hukuk, gerçeğin, hakikatin dili karşısında yapay ve yapmacık kalmaktan, statükoyu sürdürmekten başka bir işe yaramaz.Hakikati ve adaleti arayanlar ise başka bir dilin peşinde koşarlar: sesleri az çıkanların, bağırmayanların, işitilmeyenlerin, konuşurken kızaranların, kekeleyenlerin, cümlelerin başını sonunu kaçıranların, uzun uzun susanların, anlattıklarından çok anlatacakları olanların, biçim ve usûl tutturamayanların dili, tutanaklara geçirilemeyenler, gürültü patırtı arasında duyulmayanlar, es geçilenler, görülmeyenler, görünmeyenler, susanlar, kaçanlar, hayata tutunamayanlar, hayata asılamayanlar, başaramayanlar, ellerinden fazlası gelmeyenler, rahatsız etmekten çekinenler…


Hapishane Çağı Kapatılan İnsan
Işık Ergüden

vitrinde yaşamak, nurdan gürbilek

Simgeler de göçebe bir hayat sürüyor.Bugün çevreci bir hareketin simgesi olabilecek bir caretta caretta, yarın pekala büyük bir turizm şirketinin amblemi de olabilir.Yakın geçmişte sol hareketin benimsediği "geçmişi sahiplenmek, geleceğe yürümek" gibi bir tema , çoktandır banka reklamlarında kullanılıyor.Nitekim düzeni karşılarına alan Punklar, bütün aykırı aksesuarlarıyla birlikte Batı'da çoktan reklamcıların sınırsız hammadde deposuna giriverdi.Modacı Mary Quant, desenlerini çizerken bir başka altkültür grubundan, Mod kızlarının giyim tarzından etkilendiğini söyler.Nasıl altkültürler egemen kültürün simgelerini çalıp aykırı bir simgeler sistemi oluşturmaya çalışırlarsa, tüketim toplumu da aynı simgeleri sınıfsal ya da tarihsel içeriklerinden arındırıp piyasaya iade eder.Piyasa ise, kendi ilkeleri işlediği sürece, muhalif simgelerin serbest dolaşımına izin verecektir...

Nurdan Gürbilek

kurşun kalemle, ışık ergüden

***Sen takıldığın girdapları gerçek sananlardansın.O keskin duyarlığın bu yaşamın en güzel anılarını hep tuz buz eder, deşeler.Senin gibi rüzgarını yanında taşıyanları barındırmaz hiçbir yer.Unut artık!

***Koptuğum hayatlarda kalıyor aklım.

 ***Hayatımı, başka biri yaşamış gibi ilgisizce seyrediyorum.Karbon kağıdıyla çoğaltıp dağıttığım yaşamöykümü.Susuyorum.Kelimelerin uzlaştırıcılığında erimek istemiyorum.Uykuya sığınıyorum.

***Ölümden söz ederken ölüyoruz hepimiz.Sussan ya, ikisözcük arasındaki bir sus zamanı değil midir yaşam?

***İçimde bir sızı büyütüyorum; bilerek, isteyerek.Sızının yaraya dönüşmesini, cerahat toplayıp hertarafını ve bir kötülük halinde yüzümden akmasını diliyorum; bir boşluğayer açmak için, boşluğu boşluk olarak bırakabilmek için.

***Sığınacağı limanların küllerini seyreden bir sürgün gibiyim.

Masaldan mülhem bir ilenme: Asaf Hâlet Çelebi ve “Beddua” şiiri

BEDDUA
kendi göklerimden indim
kendi duvarlarıma
konduğum duvarlar yıkılsın
bahtiyâaar
havuzlarımda birkaç damla su içip
ağaçlarımın çiçekli dallarına uçtum
konduğum dallar kurusun
bahtiyâaar seni bahçelerimde uyuttum
seni duvarlarımda sakladım
havuzlarıma güneşler vurduğu zaman
gözlerini açıp bana gülerdin
bahtiyâaar
yazık sana verdiğim emeklere 5

Şiirlerini Garip şiir hareketiyle aynı yıllarda yayınlamaya başlayan Asaf Hâlet Çelebi, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde masalımsı, mistik ve soyut özellikleri ağır basan şiirleriyle dikkat çeken bir isimdir.6 Saf şiirin peşinde olan Asaf Hâlet Çelebi, zengin bir kültürel birikime sahiptir ve bu birikim yoğun bir şekilde şiirlerine yansır. Budizm, Hint, Asur, Mısır, Arap, Fars,Yunan medeniyetleri ile semavî dinlere ait unsurlar, doğu halk hikâyeleri, masalları,

her kaybediş bir manzara

"Yaralıyız...Ne yana dönsek, ne söylesek acı veriyor."
Bergman böyle dillendirmişti  'Bir Evlilikten Manzaralar'ında..Aslında Bergman filmlerini sağa sola dönüp, bir şeyler söylemeye gayret ettiğin zamanlarda izlemek de bir o kadar acı verir; ne kadar yaralı olduğunu hatırlatır insana.Velhasıl, yarayı anlamak için bıçağa lüzum duyduğumuz günlerden geliyoruz...Pişmanız, değiliz bilmem ama yaralıyız işte.En güzeli de her kaybedişten bir manzara çıkacağını bilmeden kaybetmek.O zaman, insanın manzaraya bakası dahi gelmiyor ve iyi bir şey bu.

çay, nihat genç

Kardeşlerin acısını, ölümü bastırmayı, bu köyde bir bardak çayla öğrettiler…
...
 … 
Bu topraklarda hepimizin ilk işi önce çay içmektir.Hayata girmek için tutkunun, hayatın tutkalı gibidir. 

Hepimizi aynı karakterden, Anadolu insanını mutlu gerginler yapar.Mutlu gerginlik, sadece bize has bir birleşim. 
… 
Semaverin güzelliği, köşklere yalılara değiştirilmez.Çay tutkumuz bizi imha edip kurtaracak kadar manyakçadır, kölesiyiz. 

dam üstüne çul serer, grup dinmeyen, cahit ırgat

video
Hasan Abi için...

şiir nerede başlar, ece ayhan

istanbul'da karagümrüğü'nde karşılıklı iki paşa konağı.bir paşanın konağında meşk edilecektir; musiki yapıyorlar; adamlar gelir hep birlikte çalgılar çalmaya, şarkılar söylenmeye başlanır..sokak kapısı çalınır, karşı konağın uşağı gelmiştir ve der "bizim paşa haber gönderdi, fazla gürültü etmesinler, ben riyaziye çalışıyorum"...işte şiir burada başlayabilir bence.

İlhan Berk'e Mektuplarından, Ece Ayhan